GLU Köşe Yazıları title

KÜRESEL EMEK YAZILARI

Küresel Emek Üniversitesi GLU-Column web sitesinde İngilizce olarak yayınlanmış olan, farklı ülkelerdeki emek ve kalkınma süreçleri ile ilgili seçilmiş yazıların Türkçe çevirileri

Trump’ın Ticaret Politikası Programı: Daha Fazla Liberalizasyon

Çeviri: Gaye Yılmaz

Yazar: Christoph Scherrer

Başkan Donald Trump korumacı bir lider olarak biliniyor. Başkan olur olmaz Pasifik Ötesi Ortaklık (TPP) anlaşmasını derhal iptal etmesi, yanı sıra Kongre’de Cumhuriyetçiler  tarafından gündeme getirilen sınır düzenleme vergisine verdiği açık destek Trump’ın dış ekonomi politikalarındaki  eğilimlerinin böyle tasvir edilmesini doğrular gibi bir görüntü veriyor. Buna karşın, Trump’ın  iş dünyasındaki çıkarlarina; Birleşik Devletler Ticaret Temsilciliği’nin (USTR) ticaret anlaşmalarına ilişkin 2016 yılında yayınladığı rapora; ve Amerikan ticaret müzakerelerinin tarihine biraz  daha yakından bakıldığında farklı bir sonuca ulaşılıyor.  Öyle görünüyor ki Trump, ABD’nin devasa ticaret açıklarını ticari partnerlerini kendi pazarlarını açmaya zorlamak için bir baskı aracı gibi kullanacak.  Bu ülkelerden ABD’ye ihracat yapmayı başaranların Trump’ın korumacı söylemlerinden korkması ve bu sayede kendi hükümetlerine baskı uygulayarak Trump yönetiminin isteklerini yerine getirmeleri sağlanacak.

Başka bir deyişle, Trump yönetimi sınır ötesi ekonomik faaliyetleri daha da ileri düzeyde liberalleştirecek. Bu politika, daha ziyade fikri mülkiyet hakları ve büyük ölçekli veri erişimi alanlarında faaliyet gösteren en güçlü ABD şirketlerinin çıkarlarının korunmasını gerektirdiği için kalkınma iktisatçılarının bakış açısından bir korumacılık olarak adlandırılabilir.

Donald Trump, bir iş adamı olarak[A1] ithalat rekabeti ile karşı karşıya kalacağı işlere girmiyor. ABD’de yaptığı gayrı menkul işleri büyük ölçüde dış finansman akışına bağlı. Kendi projelerini finanse edebilmek için oldukça fazla miktarda yabancı banka ile iş yapıyor. Amerika dışında yaptığı işler, çoğunlukla kendi adının farklı projelerde kullanılmasına da imkan veren marka komisyonlarına bağlı.  Bu nedenle, avukatları Trump’ın adına düzenlenen  ticari markalara olabildiğince çok sayıda ülkede koruma sağlayabilmek için uğraş veriyor. Dolayısıyla , sermayenin akış serbestiyeti ve marka isimlerinin korunmasının bir iş adamı[A2] olarak Trump için önemli olduğu düşünülebilir.

Ticaret Politikası Programı  

Başkanın ticaret politikası programı ‘diğer pazarlarda var olan haksız ticaret engellerinin kaldırılması’ gereğini vurguluyor (USTR 2017: 1). Program ‘ticari partnerlerimizle karşılıklılık’ ilkesinin geliştirilmesini öngörüyor (USTR 2017: 1) ve bu geliştirme işi özellikle ikili anlaşmalar ile çok taraflı olmayan anlaşmalar bağlamında ‘dış pazarların açılması için gerekli mümkün olan bütün baskı araçları kullanılarak’ yapılacak (USTR 2017: 2 ve 4).  Bu tür müzakerelerde, daha büyük satın alma gücüne sahip olan ülke daha avantajlı bir  konum elde ediyor, zira görece küçük satın alma gücüne sahip ülkenin şirketleri kendi karlılıkları açısından büyük pazarlara daha fazla muhtaç.  En büyük pazara sahip olan ve en büyük ticaret açığını veren ABD`nin, muhtemelen Avrupa Birliği hariç tutulduğunda,  diğer ülkelere oranla son derece güçlü bir konumda oldugu aşikar.

Trump’ın programı bir yandan da ikili müzakerelerde kullanılabilecek özel bir araçtan bahsediyor: 1974 Ticaret Kanununun 301. paragrafı şimdilerde “süper 301” olarak telaffuz ediliyor. Süper 301 ‘ABD Ticaret Temsilciliği’ne (USTR) yabancı ülkelerin haksız, gerekçesiz,  ayrımcı, ABD ticaretine yük teşkil eden ya da ABD’nin ticaretini sınırlayan faaliyetlerine karşı gerekeni yapma konusunda  yetki veriyor (USTR 2017: 3). Peki, neyin haksız neyin haklı olduğunu kim belirleyecek? Bu yasa maddesine göre, belirleyen kurum ABD Başkanlığı olacak. Ancak, ABD 1995 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne (WTO) üye oldu. WTO kapsamında bir de uyuşmazlıkların çözümü ( tahkim)süreci var. Dolayısıyla, örneğin, ABD Başkanlığı süper 301’e göre başka bir ülkenin aldığı bir ticaret önlemini haksız olarak değerlendirdiğinde yaptırıma maruz kalan karşı ülkenin bu durumu WTO tahkim mekanizmasına götürme hakkı var. Sonuç olarak, suçlamaya maruz kalan ülkenin aldığı önlemin haksız olup olmadığına karar verecek nihai otorite WTO tahkim Kurulu olacak. Başka bir deyişle, süper 301’in iddiası ABD’nin WTO’ya katılmış olması  dolayısıyla daha baştan kaybetmeye mahkum. Dolayisiyla , ABD’nin 2017 Ticaret Programı`nda geçen ‘WTO raporlarının bağlayıcılığı yoktur veya kendi kendine uygulamaya konmuş kararlardır’ (USTR 2017: 3) benzeri cümleler bir  zorlama olmaktan öteye gitmiyor.  Program ‘eğer bir Uruguay anlaşması ABD’nin çıkarlarına ters ise [ABD Ticaret Temsilciliği] anlaşmanın gereğinin yapılıp yapılmayacağına karar vermek üzere ilgili Kongre Kurulları ile görüşecek ve zarar veriyor olması halinde bu uygulamanın biçimi ve uygulama için gerekli zamanın belirlenmesini isteyecektir’ (USTR 2017: 3) ifadesini barindiriyor. Bu imtiyaz ise, Madde 301’i tekrar etkin hale getirmek için düzenleniyor.

2017 Ticaret Programı, yönetimin ele almak istediği sözde ticari engellerden bazılarını   listeliyor. Amerikan şirketlerinin fikri mülkiyet haklarını korumak ise, spesifik müzakere hedefleri listesinde ilk  sırada yer aliyor (USTR 2017: 2 ve 4). Ayni konudan  NAFTA müzakereleri ile ilgili 12 Mayıs tarihli taslak mektupta da bahsediliyor.  Listede fikri mülkiyet haklarından hemen sonra  ise sayısal veri ve hizmetlerin akışına getirilen kısıtlamalar geliyor (USTR 2017: 4). ABD müzakere heyeti,  Atlantik Ötesi Ticaret ve Yatırım Ortaklığı müzakerelerinde de, Avrupa Birliği’nin sayısal bilgi ve hizmetlerin AB üye devletleri sınırları içerisinde işlem görmesi zorunluluğu getirmesini eleştirmişti. Trump yönetiminde ABD Ticaret Temsilciliği görevini üstlenen Robert Lighthizer, yarıda kalan Pasifik Ötesi Ortaklık anlaşmasını eleştirmesinin iki nedeni vardi:   1)finans hizmetleri sektörünü içermeyen verilerin yerelleşmesine getirilen yasak; ve 2) tütün ürünlerinin yatırımcı-devlet arasındaki uyuşmazlıkların çözümünün dışında tutulması (Leonard 2017).  

Program, ABD’nin ticaretine zarar vereceğini ileri sürdüğü diğer pratikler arasında yabancı hükümetler tarafından sağlanan destekleri, kamu işletmelerinin haksız rekabete yol açacak uygulamalarını ve döviz manipülasyonlarını da  sayıyor. Çin’in özel olarak bahsi geçmese de, ülkenin gerek Trump ekibinin üyeleri tarafından verilen demeçlerde gerekse 2017 Ticaret Programında açık bir hedef olduğu görülüyor. Program, Çin’in WTO’ya alınmasını ABD imalat sanayinde iş kayıplarına neden olduğu gerekçesiyle eleştiriyor  (USTR 2017: 6); ‘serbest piyasa kurallarına tam olarak uymayan’ ekonomilerin sistematik olarak analiz edilmesi çağrısı yapıyor ve ‘yasal ve düzenleyici sistemleri tam olarak şeffaf hale getirilmemiş’ (USTR 2017: 5)  ülkeleri kınıyor.

Yeni ticaret programının kilit hedefleri listesinde, ‘Amerikan işçilerine adaletli bir fırsat eşitliği sağlanması’ ilkesi ilk sırada yer alıyor. Somut maddeler arasında ‘mevcut anlaşmalarda emek ile ilgili hükümlerin güçlendirilmesi’ ni öngören bir hüküm dikkat çekiyor. Bu hükümler ile ana temada örgütlenme özgürlüğü ve toplu pazarlık hakkı gibi temel etkinleştirici haklara gönderme yapılıyor.  Öte yandan, gerek Trump şirketlerinin sendika karşıtı geçmişi gerekse çalışma bakanı olarak atanan, çalışma yasaları ihlalleriyle ün salmış bir fast-food yöneticisi olan isimden anlaşıldığı kadarıyla bu emek haklarının güçlendirilmesi Trump yönetiminin bir önceliği olmayacak. Zira TPP anlaşması aslında emek hakları ile ilgili hükümleri epeyce güçlendirmişti, fakat bu durum Kongre’deki cumhuriyetçilerin hedefi haline gelmiş ve Trump’ın iktidara gelir gelmez yaptığı ilk iş TPP’den çıkmak olmuştu.  (TPP-Atlantik Ötesi Ticaret ve Yatırım Ortaklığı ABD’de yeterince popülerleştirilemediği için boşa harcanan bir fırsat oldu). Görünüşe bakılacak olursa Trump, Rusya Devlet Başkanı Putin’i örnek alacak ve başkanlık seçimlerinden önce vaad ettiği gibi küçük ölçekli işletmeleri batmaktan kurtararak işçilerin desteğini alacak.

Tarihsel Benzerlik

Ticaret açıklarının yabancı piyasaları açılmaya zorlama amacıyla kullanılması tarihsel bir benzerlik. Reagan yılları boyunca ticaret açıklarında meydana gelen beklenmedik artışın geri planına karşı, ‘stratejik ticaret politikası’ da bazı iktisatçılar arasında popüler hale geldi.

Hedef, bu açıklar yardımıyla diğer ülkelerin yüreğine ABD pazarlarının kendilerine kapatılacağı korkusunu salmaktı. İleri teknoloji sektöründen firmalara ilave olarak sofistike hizmetlerin sağlayıcıları ve telif hakları sahipleri de açık piyasa stratejistleri grubuna katıldılar. Bu gruplar çeşitli düşünce kuruluşları ile birlikte ilgili hizmet sektörlerinin ulusal düzenlemeler tarafından engellendiği ve bu engellerin müzakerelerle aşılarak sektörün ulusötesi bir duruma getirilebileceği düşüncesini popülerleştirdiler. Milliyetçi söylem, açıkça dile getirilmesi halinde direnişi tetikleyecek olan neoliberal hedeflerin kamuflajı amacıyla kullanıldı.

Paradoksal olarak ticaret açıkları ABD’nin pazarlık gücünü arttırdı. Yabancı ülkelerin ABD pazarına olan bağımlılığı, Amerikan ekonomisinin yabancı pazarlara erişme ihtiyacından çok daha fazlaydı. Böylece Washington, diğer ülkelerin ulusötesi şirketlerinin ulusal çıkarları karşısında koç başı gibi işlev gördü. Nadiren uygulanan fakat bir tehdit olarak kullanılan ambargolar yalnızca Japonya’yı değil Batı Avrupa’yı da tarife dışı ticaret engellerini azaltmaya ve kendi ekonomilerini kuralsızlaştırmaya mecbur etti. Bunlar olurken, ABD’nin talepleri her iki ekonomiden pek çok iktisatçı ve bazı bakanlık bürokratları tarafından alkışlandı (Scherrer 1999).

Sonuç

Trump yönetimi hala kendi çocukluk dönemini yaşıyor ve Trump’ın Birleşik Devletler Ticaret Temsilciliği için önerdiği aday ancak kısa süre önce Senato tarafından onaylandı. Trump’ın ticaret programının değerlendirilmesi bu nedenle belirsizliklerle dolu. Yine de, Trump’ın ‘Önce Amerika’ stratejisinin korumacılık tehdidi içerdiği halde, gerçekte teknolojik açıdan ileri düzeyde gelişmiş Amerikan şirketlerinin diğer ülkelerin pazarlarına girişini hedeflediğine inanmak için yeterince sebep var. Ticaret açıkları, başka ülkelerin şirketlerinin ulusal çıkarlarına karşı pek ala bir koç başı gibi işlevsel hale getirilebilir. Kuşkusuz şirketlerin haklarının güçlendirilmesi her zaman emekçilerin kaybı anlamına gelir.

*Christoph Scherrer, Almanya Kassel Üniversitesi’nde Küreselleşme ve Siyaset Profesörüdür. Kendisi aynı zamanda Uluslararası Kalkınma ve İnsana Yakışır İş Merkezi’nde Yönetim Kurulu Üyesi ve GLU-Küresel Emek Üniversitesi Yürütme Kurulu Üyesidir. Yakında yayınlanacak olan çalışma: Finansallaşma Çağında Kamu Bankaları: Karşılaştırmalı Bir Bakış Açısı, Cheltenham: Edward Algar

Kaynakça

Leonard, J. (2017) Lighthizer says renegotiated NAFTA could go beyond TPP provisions, in: Inside U.S. Trade’s World Trade Online.

Scherrer, C. (1999) Globalisation against will? The enforcement of liberal foreign trade policy in the USA (in German). Berlin, Edition Sigma. 

USTR (2017) ‘2017 Trade Policy Agenda and 2016 Annual Report’, Office of the United States Trade Representative, Washington. 

University of the Witwatersrand 

E-mail: Nicolas Pons-Vignon, Nicolas.Pons-Vignon@wits.ac.za 

Mbuso Nkosi , Mbuso.Nkosi@global-labour-university.org