GLU Köşe Yazıları title

KÜRESEL EMEK YAZILARI

Küresel Emek Üniversitesi GLU-Column web sitesinde İngilizce olarak yayınlanmış olan, farklı ülkelerdeki emek ve kalkınma süreçleri ile ilgili seçilmiş yazıların Türkçe çevirileri

Ticari “Mahpus Emeği”ne Geri Dönüş

Çeviri: Gaye Yılmaz

Çeviri Editörü: Tolga Tören
Yazar: Christoph Scherrer & Anil Shah

Hapishaneler, geçici çalışma sözleşmeleri ya da toplu sözleşmeler gibi emek piyasaları yazınında nadiren bahsi geçen başlıklardan biri. Buna karşın, hapishane sadece ücretli emek istihdam eden bir yer değil; aynı zamanda emek gücünün çalışma yaşamı içerisinde olup olmadığını da karanlıkta bırakan bir mekân. Eskiden, hapishane emeğinin ticari amaçlar için yaygın olarak kullanılması emek hareketi tarafından haksız bir ticaret uygulaması olarak görülürdü. Amerikan emek hareketi 1930’lu yıllarda mahpusların ticari amaçlarla çalıştırılmasını önleyecek kadar güçlüydü. Takip eden yıllarda, hapishanede çalıştırılan işçi sayısı tarihin en düşük düzeyine indi. Fakat refah devletinin küçülmesi ile birlikte, hapishane nüfusu 1975’deki 200 bin sayısından 2013’de 2milyon 300 bine ulaştı[i]ve mahkûmların ticari amaçlar için çalıştırılması tekrar yasal hale getirildi. Bugün, eyalet ve devlet hapishanelerindeki tutukluların yaklaşık yüzde 15’i Boeing, Stuarbucks ve Victoria’s Secret ve benzeri şirketler için çalışıyor. Hapishane emeğinin en hızlı büyüyen bölümünü ise göçmen yasalarını ihlalden göz altına alınanlar oluşturuyor. Görünüşe bakılırsa Trump yönetiminde bu sayı daha da artacak.

Bu çalışmada, ABD örneğini kullanarak ticari mahpus emeğinin geri dönüşünde etkili olan faktörleri tartışacağız.

Neoliberalizm: kitlesel mahkumiyetten ticari sömürüye

Ceza Devletinin köklü genişlemesinin öncülü, esas olarak, kamusal alanda tuvaletini yapma ya da ilaçların kötü amaçlarla kullanımı gibi şiddet içermeyen ve kanundan değil statüden kaynaklanan suç kapsamının genişletilmesi oldu ve bunlara verilen asgari cezalar arttırıldı. Muhafazakâr yönetimlerin ‘uyuşturucuya karşı savaş’ ilan etmesi kitlesel mahkûmiyetlerin ırkçı boyutlarını ortaya koyuyor. Madde bağımlılığı, ihtiyaca bağlı ilaç tüketimi oranlarını hiçbir şekilde yansıtmadığı gerekçesiyle insanlar tutuklanıyor. Dolayısıyla, ilaç tüketicilerinin yüzde 13’ünü oluşturan Afrika kökenli Amerikalıların ilaç kullanımı toplam nüfus içindeki oranlarını aşmasa da, bu grup, ilaç bağlantılı suçlar dolayısıyla tutuklanan nüfusun dörtte üçünü oluşturuyor[ii]

Ceza devletine doğru geçiş, refah devleti harcamalarında yapılan kesintilerle yakından ilintili. Amerika’daki hapishane nüfusu, özellikle geleneksel olarak daha düşük sosyal harcamalar yapan veya sosyal güvenlik bütçesinde büyük kesintilere giden eyaletlerde daha büyük[iii]. Sosyal programlar toplumsal barışı hedeflerken; hapishanenin hedefi disipline etmek. Hapishane, emek piyasalarında başarısız olanları hedefleyen ‘toplumsal reddiye’nin bir dışa vurumu. Öyle ki, hapishane bu insanları hem manevi olarak hem de olgusal olarak ikinci sınıf vatandaş statüsüne indirgiyor[iv]. Bugün, Amerika’da yaşayan 6 milyondan fazla insan poliste kayıtları olduğu gerekçesiyle oy hakkından mahrum edilmiş durumda. Etik olarak, bu kitlesel tutuklamalar politikası, ne sokaklarda takılmayı ne de uyuşturucu ticareti gibi karlı fakat yasadışı işleri önlemesi mümkün olmayan güvencesiz çalışma ve yaşam koşullarında başka bir alternatifin bulunmadığını gösteriyor. Emek piyasalarında disipline edilmeye karşı çıkanlara gösterilen alternatif hapishane. Bu sürekli artık işçi nüfusunun[v]kitlesel tutuklama stratejisiyle disipline edilmeye çalışılması hapishane ve güvenlik harcamalarında keskin bir yükselişe yol açtı. Hapishanelerdeki aşırı kalabalıklaşmaya ek olarak, tasarruf tedbirleri kapsamında tutsakların eğitimi ve rehabilitasyonu için ayrılmış bütçelerde ciddi kısıtlamalara gidildi. Bu süreçte, tutsakların bir gelir kaynağı olarak emek gücü biçiminde çalıştırılması önerisi sadece küçük bir adımdı. Kısa sürede hapishanelerin ve tutsakların finansmanına ilişkin söylem “kamusal yardım” dan kendi kendini finanse etmeye evrildi. Öyle ki, neo-liberal koşullarda gözaltı ve tutuklamalar bizzat kendi kendine işleyen ve bedeli tutsak ve yakınları tarafından ödenmek zorunda olan bir cezaya dönüşüyor: tutsakların yakınları tarafından ziyaret edilmesi, gece uyudukları yataklar ve sağlık destek hizmetleri bunların hepsi ücrete bağlanmış durumda. Tutsakların hapishanedeyken aldıkları hizmet bedellerinden oluşan binlerce dolarlık borç faturasıyla tahliye edildikleri sıkça görülen bir durum[vi].

1970’lerin sonlarında, federal düzeydeki ve eyalet düzeyindeki yasa koyucular, özel şirketlerin kamu hapishanelerindeki tutsakların emek gücünü sömürebilmelerine olanak verecek bir çerçeve yasa hazırladılar. Federal düzeydeki çalışma programları görece daha şeffaf ve sendikaların yanı sıra yereldeki şirketlerle de istişareler de yapabiliyor. Fakat, eyalet düzeyindeki çalışma programlarında toplamda çok daha fazla sayıda tutsak kapalı kapılar ardında ve son derece ağır sömürü koşulları altında istihdam ediliyor. Geride bıraktığımız on yıllarda, yerel hükümet tarafından hapishanelerde yürütülen kar amaçlı parça başı sanayi işleri geliştirildi. Mesela Colorado’da 2014 yılında 37 farklı endüstri alanında çalıştırılmak üzere bin altı yüz tutsak istihdam edildi (Scherrer and Shah, 2017: 41). Bu sayı, çalışabilir hapishane nüfusunun yaklaşık yüzde 15’ine tekabül ediyordu. Söz konusu üretimler, mobilya imalatından, süt ürünlerine, otomobil tamirinden, bahçe düzenlemeye kadar uzanan çeşitli iş kollarını kapsıyor. İşçilere 2014 itibarıyla günlük ortalama 3.95 dolar ödeniyordu. Dolayısıyla dört saatten oluşan iş gününde saat ücreti 1  doların altındaydı (Scherrer and Shah, 2017: 41). 

Her ne kadar sayısal olarak büyüyor olsa da tutsakların ticari sömürüsü sadece hapishane nüfusunun belli bölümlerini etkiliyor. Mahkûmların çoğunluğu, çamaşır yıkama, mutfak ve yemek dağıtımı gibi hapishanede işlerin aksamadan yürütülmesi ve sistemin ayakta kalmasını sağlayacak işlerde çalıştırılıyor. Bu işler yapılmasa, tutsakların ticari amaçlarla çalıştırılması hem mali olarak hem örgütsel olarak pek mümkün görünmüyor.

Göç’den Ticari Kar Elde Etmek

Hapishanelerin özelleştirilmesi tutsak emeğinin metalaştırılmasına paralel olarak yürüdü. Özel hapishane sektörü, halen tüm hapishanelerin onda birini kontrol ediyor. Hükümet kurumları, özel şirketlere, istihdam ettikleri tutsak işçi başına bir ödeme yapıyor. Sendikaların yıllardır kıyasıya eleştirdiği personelde kısıntıya gidilmesi, ücretlerin düşürülmesi ve sosyal hakların sınırlandırılmasına rağmen özelleştirmenin, vergi mükellefleri için bir tasarrufla sonlanmaması şaşırtıcı değil.

Göç olgusunun kendisi, özel şirketler için kar edilebilecek bir iş alanı oluşturuyor. 1996 yılında yürürlüğe konan yasa uyarınca göç suçlarına dayandırılan göz altılar, sınır dışı etme merkezlerinde çok hızlı bir genişlemeye yol açtı. 2011 yılı itibarıyla, ortalama 32 bin tutuklu göçmen 200’den fazla sınır dışı etme merkezinde tutuluyordu. Tüm hapishane nüfusunun sadece onda biri özel hapishanelerde bulunduğu halde, ABD’deki tüm göçmen hapishanelerinin yüzde 40’ı özel sektörün elinde. Tutuklama merkezi kapasitesinin üçte biri iki büyük şirket tarafından sağlanıyor: CoreCivic ve GEO Grup. 2012 yılında, bu iki şirket, tutukevleri için federal yetkililerle toplamı 738 milyon doları bulan sözleşmeler imzaladı.  Hükümet, şirketlere ancak asgari kotayı (2013’den beri 34 bin tutuklu) karşıladıkları sürece ödeme yapmaya devam ediyor. Sonuç olarak, olabildiği kadar fazla insanı tutuklamak için bir teşvik söz konusu. Göçmen tutuklu merkezlerindeki çalışma koşulları ile ilintili bilgiler tamamen gazete haberlerinden sağlanıyor. Göçmen tutsakların karşılığında hiçbir ödeme yapılmaksızın çalışmaya zorlandığına dair tekrar eden şikâyetler geliyor. Yaklaşık 60 bin göçmenin kamu ve özel hapishanelerde günde 1 dolar dan daha az bir ücret karşılığında ‘gönüllü’ olarak çalıştığı tahmin ediliyor[vii].  

Hapishane Emeği Sömürüsüne Son Vermek

Tutsak emek gücü ile ilgili uygulamaların değişmesi, tutsakların kendileri tarafından örgütlenecek eylemlerle mümkün olabilir. Kısa süre önce, bir dizi örgütlenme girişimi olduğuna dair haberler ulaştı. Eylül 2016’da ‘Eski Tutsaklar, Hüküm Giymişler ve Aileleri Hareketi’ (FICPFM) ile Tutsak İşçiler Örgütlenme Komitesi (IWOC) hapishane emeği sömürüsü ve kitlesel tutuklamalara ilişkin bir konferans düzenledi. Bu sırada, çeşitli hapishanelerde zorla çalıştırılan mahkûmlar grev ilan etti. Ne yazık ki, bu çabalar hapishane emeği konusunun başkanlık seçimleri gündemine girmesine yetmedi. Medyanın büyük çoğunluğu, grevleri görmezden geldi.

Ağustos 2016’da, bakanlık için çalışan bağımsız denetçilerin, özel hapishanelerde çok sayıda güvenlik ve emniyet sorunu olduğunu gösteren raporunun ardından Adalet Bakanlığı federal hapishanelerde özel taşeronların kullanılmasına son vereceğini duyurdu. Sivil haklar savunucuları kararı sevinçle karşıladı ve bunu, çağın bir sonu olarak düşündü. Henüz 6 ay geçmemişti ki, Trump yönetimi, İçişleri Bakanlığı’na Meksika sınırında ya da sınırın yakınında ele geçirilen yabancıların yakalanması için gerekli yapıların derhal kurulması, işletilmesi ve/veya kontrolü için var olan bütün kaynakların kullanılması emrini verdi.[viii]. Kararla birlikte, 40 milyar dolarlık bir kaynak 2017 mali yılında ödenmek üzere özel tutuklama merkezlerine tahsis edildi. Birkaç saat içerisinde GEO Grup ve CoreCivic hisseleri borsada tavan yaptı.

Trump’ın başkanlık seçimlerinde elde ettiği zafer, özel sektörün hapishaneleri ele geçirme çabalarını, mahpus emeği sömürüsünü ve göç kaynaklı suçlu yaratma stratejilerini daha da arttıracak gibi görünüyor. Tüm bu politikalar emeği de görünmez hale getirecek: hapishanenin disipline edici gücü emek gücünün marjinalleştirilmiş katmanları ile bunun bölücü gücü örgütlü emek tarafından hissedilecek. Tam da bu nedenle,  neo-liberalizme, ırkçı baskılara, göçmenlere karşı kurulan tuzaklara ve kitlesel tutuklamalara karşı güçlerin birleştirilmesi kilit bir önem arz ediyor.

Bu yazı, Scherrer ve Shah’ın (2017) ortak çalışmasının kısaltılmış versiyonudur.   

__________________________________________________________________________________       

Christoph Scherrer Almanya Kassel Üniversitesi’nde Küreselleşme ve Siyaset konusunda ders veren bir Profesördür. Kendisi aynı zamanda ICDD-Uluslararası Kalkınma ve İnsana Yakışır İş Merkezi’nin Yönetim Kurulu Başkanı ve Küresel Emek Üniversitesi Yürütme Kurulu’nun üyesidir. Yakında yayınlanacak olan çalışması: Mukayeseli Bir Bakış Açısı, Cheltenham: Edwar Elgar

Anil Shah, Kassel Üniversitesi Siyaset Fakültesinin alt bölümü olan ‘Küreselleşme ve Siyaset’ biriminde araştırma asistanı olarak görev yapmıştı. İlgi alanları küresel politik ekonomi teorileri ve sosyo-ekolojik araştırmalardır. Master tezi “Yıkıcı Yaratıcılık: Kapitalist Kalkınmanın Sınırlarında Sosyo-Ekolojik Çatışmaların Analizi” başlığıyla bir çalışma raporu olarak yayınlanmıştır.



[i]Scherrer, C and Shah, A. (2017) ‘Political economy of prison labour: from penal welfarism to the penal state,’ Global Labour Journal, 8(1), pp 32-48.

[ii]Wacquant, L. (2009), Punishing the poor: the neoliberal government of social insecurity, Durham: Duke University Press.

[iii]Beckett, K. and Western, B. (2001) ‘Governing social marginality: welfare, incarceration and the transformation of state policy’, Punishment & Society, 3(1), pp 43–59.

[iv]Alexander, M. (2010) The new Jim Crow: mass incarceration in the age of colourblindness, New York: The New Press.

[v]Gans, H. (2012), ‘Superfluous Workers’, Challenge, 55(4), pp 94–103.

[vi]Levingston, K.D. (2007), ‘Making the “bad guy” pay: growing use of cost shifting as an economic sanction’, in T. Herivel and P. Wright (eds.): Prison Profiteers. Who makes Money from Mass Incarceration? New York: The New Press.

[vii]Urbina, I. (2014), ‘Using jailed migrants as a cheap pool of labour’, New York Times, 24 May 2014.

[viii]Hamilton, K. (2017). ‘Cell high. Donald Trump’s immigration orders will make private prison companies filthy rich’, Vice News, January 26.