GLU Köşe Yazıları title

KÜRESEL EMEK YAZILARI

Küresel Emek Üniversitesi GLU-Column web sitesinde İngilizce olarak yayınlanmış olan, farklı ülkelerdeki emek ve kalkınma süreçleri ile ilgili seçilmiş yazıların Türkçe çevirileri

Tişört İktisadı: Emperyalist Dünya Ekonomisinde Emek

Çeviri: Gaye Yılmaz

Yazar: Tony Norfield 

Bilindiği gibi işçi ücretleri ülkeden ülkeye farklılık gösteriyor. Fakat, ücretlerdeki farklılaşmanın boyutları kimseyi şaşırtmıyor: burada yalnızca yüzde 10 veya 20 düzeylerindeki farklılıklardan değil, zengin ve yoksul ülkeler arasında iki, beş, 10, hatta 20 kata ulaşan ücret değişimlerinden söz ediyorum. Ana akım iktisat teorisi bu durumu zengin ülkelerin işçilerinin daha verimli, daha nitelikli, daha iyi eğitimli olması ve daha yüksek teknolojilerle çalışıyor olması ile açıklıyor ve meşrulaştırıyor. Fakat bu açıklama gerçeklikle pek örtüşmüyor. Zira, yoksul ülkelerde pek çok imalat sanayi işçisi doğrudan veya dolaylı olarak büyük şirketler tarafından istihdam edilmiş durumda ve üretimde kullandıkları teknolojiler zengin ülke işçilerinin kullandıklarıyla yarışabilecek kadar ileri.

Sosyal haklar ve diğer ücret dışı ödemeler dâhil saat ücreti 34$ olan Amerikalı bir imalat sanayi işçisi kendini zengin biri gibi hissetmiyor olabilir, gerçekten de aldığı ücretin, müdürleri ve CEO’sunun kazancının ancak çok küçük bir bölümü olduğu gün gibi aşikar. Yine de Güney Kore’li bir imalat sanayi işçisinden iki kat, Polonya’lı bir işçiden beş kat, Çin’li bir işçiden 20 kat ve Hint’li işçilerden kat be kat daha fazla kazanıyor.[i]Peki, bu nasıl olabiliyor?

Ücretlerdeki farklılıkların döviz fiyatlarındaki değişimler karşısındaki duyarlığı son derece zayıf. Dünya Bankası ve diğer uluslararası finans kuruluşları, yerel ücretleri aşağıya çekmek için farklı dövizler için ‘satın alma gücü pariteleri’ni hesaplıyor. Bu hesaplara göre, örneğin 10$ ile ABD’de 15$ veya 20$ değerinde mal satın almak mümkün olabilir, ama bu, ücretlerdeki muazzam farklılıkları açıklamada son derece zayıf bir tez. İşçi üretkenliğine dayandırılan tezler de ikna edici gerekçeler gibi görünmüyor. Yoksul ülkelerde bilgisayar montajı yapmada ve diğer imalat sanayi işlerini görmede kullanılan teknolojiler bir iki tane tornavidadan ibaret değil, bu işlerin görüldüğü işlikler de elektriği olmayan barakalar değil. Tayvan’lı Foxconn şirketi benzeri büyük şirketlerin devasa üretim kompleksleri var, bunlardan Foxconn’un Çin’de kurulu 15 fabrikasında toplam çalışan işçi sayısı 400 bin.

Günümüzde yükselen üretim organizasyonunun ayırt edici özelliği, büyük şirketler için üretim yapan uluslararası tedarik zincirlerinin, geri teknolojiler ve düşük teknolojilerle çalışan yoksul ülkelerde üretim yapanlardan daha fazla tercih ediliyor olması. Yoksul bir ülkenin ekonomik verileri son derece düşük bir emek üretkenliğine işaret ediyor olabilir, fakat bu veri, genelde kitlesel ölçekteki küçük ölçekli tarımı ve geçimlik işleri de kapsadığı için o ülkedeki tüm ekonomik sistemin ortalamasını gösteriyor. Dolayısıyla verilen üretkenlik istatistikleri, ucuz ürün tedariğine bağımlı emperyalist firmaların yatırım yaptığı sektörler için doğru olmayacaktır.  

ABD’li dev şirket Apple’ın, Microsoft, Dell, Nokia ve teknoloji sektörü dışında kalan daha pek çok şirket için de olduğu gibi Asya’daki düşük işçi ücretleriyle faaliyet gösteren tedarikçilere bağımlı olduğu herkes tarafından bilinir. I-Phone4 olayında, taşınabilir bellek ve süreç çipleri de dahil olmak üzere birim başına düşen toplam araç gereç maliyeti yaklaşık 188$ ederken; kötü şöhreti ile ün salmış Foxconn’un Çin’deki fabrikalarında istihdam ettiği montaj emeği maliyetlerinin birim başına 7$ dan daha az olduğu belirtildi.[ii]

I-Phone, ABD perakende piyasalarında 600$ karşılığında satılıyor. Maliyetler düşüldüğünde geriye kalan 400$ gerçekten Apple tarafından yaratılan ‘katma değer’ mi? Ya da, bu artık kazanç, Apple’ın tekel deneyimleri ile Foxconn işçilerinin en üst düzeyde sömürülmesinin bir karışımından doğuyor olabilir mi?

Bu soruya odaklanan bir analiz görmedim, fakat Die Zeit’de yayınlanan mükemmel bir makale, çok daha az cezbedici bir ürünün, tişörtün hikayesini detaylarıyla ortaya koyuyor. Tişört hikayesi, yoksul ülkelerin işçileri tarafından üretilip zengin ülkeler tarafından ithal edilen mallar için çok açıklayıcı bir model oluşturuyor. Tişörtün hikayesi aynı zamanda bir örnek, zira, bu hikayede yoksul ülkedeki imalatçıya düşen nihai tişört satış fiyatının neden bu kadar ucuz olduğunu açıklarken  süper tekniklere, verimliliğe veya zengin ülkelerin uzmanlaşmış niteliklerine başvurmak suretiyle kilit ilişkiler gizlenemiyor. Başka bir deyişle, her ne kadar ana akım iktisatçılar üretime dahil olan farklı ajanların elde ettiği kazançların bu ajanların herbiri tarafından yaratılan değerler olduğunu ileri sürseler bile, bu, zengin ülkelerin yoksul ülkelerde yaratılan değere nasıl el koyduğunu göstermesi bakımından önemli bir örnek.[iii] 

Bangladeş’de üretilen bir tişörtün Almanya’da 4.95 Euro karşılığında satılması İsveç’li perakendeci Hennes & Mauritz’in satışları arttırmak için uyguladığı basit bir satış stratejisiydi: fiyatı 5 Euro’nun hemen altında belirlemek. Bu, satış fiyatlarının, pamuk hammaddesinden, tişörte ve sonunda bir mağazanın kasa bölümünde alınmayı bekleyen poşet içindeki bir ürüne dönüşene kadar hangi aşamalardan geçtiğinin hikayesidir:[iv] 

  • 0.40 Euro: Bangladeş’deki fabrika tarafından ABD’den getirilen 400gr. Pamuk hammaddesi
  • 1.35 Euro: H&M tarafından Bangladeşli şirkete tişört başına ödenen fiyat
  • 1.41 Euro: Tişört başına düşen Almanya-Hamburg’a nakliye bedeli (0.06 Euro eklenmiş olarak)
  • 3.40 Euro: Almanya’daki kira, satış gücü, pazarlama ve idari görevler (2 Euro Almanya içi nakliye için eklenmiş olarak)
  • 4.16 Euro: H&M in 0.60 Euro net karı ve diğer bazı giderler;
  • 4.95 Euro: Alman devletine ödenen yüzde 19 KDV eklenmiş olarak

Tişört için 4.95 Euro ve tişört başına 60 cent, hiç kuşku yok ki milyonlarca Euro’ya tekabül ediyor: bu kitlesel bir piyasa işi. Bangladeşli firma günde 125 bin tişört üretiyor, bunların yarısı H&M tarafından satın alınıyor, geri kalanı batılı perakendecilere satılıyor. Bu fabrikadaki bir işçi, günde 10-12 saat çalışmasının karşılığında –yüzde 17 lik ücret artışına rağmen- sadece 1.36 Euro kazanıyor. Bu kadın işçinin çalıştığı makinenin günlük üretim hedefi 250 tişört.

Makalede tişört başına düşen emek maliyeti üzerinde çalışabileceğimiz bilgiler verilmiyor, ama bu maliyetin, Bangladeşli şirketin H&M den aldığı 95 centlik marjın -pamuk hammadde maliyeti çıktıktan sonra- içinde olduğu apaçık ortada. Çünkü bu 95 cent, hem emek maliyetlerini, hem enerji maliyetlerini, hem pamuk dışındaki girdi maliyetlerini, hem makinelerin amortismanlarını ve hem de Bangladeşli imalatçının kar marjını kapsıyor. Eğer makul bir tahminde bulunacak olursak, bir tişörtün üretilmesi için gereken emek maliyetinin 10-15 cent civarında olması gerekiyor.[v]Bu örnekte, H&M’in kar marjı Bangladeş’te tişörtleri üreten işçilere ödenen miktarın dört ila altı katına eşit.

Buna karşın, detaylarda daha da şaşırtıcı olan ise satış fiyatlarından elde edilen hasılatın büyük bölümünün vergi biçiminde ve diğer biçimler altında Almanya’daki işletmelere, mülk sahiplerine, yöneticilere ve geniş ölçüde işçilere gidiyor olması. Ucuz tişörtler, ve ithal edilen pek çok diğer ürün zengin ülkelerdeki tüketiciler açısından ekonomik olmasının yanı sıra aynı zamanda devletler ve zengin ülke halkları için de önemli bir gelir kaynağı.

Bangladeşli işçinin günlük ücreti, zengin ülkelerdeki pek çok insanın Starbucks’tan aldığı bir fincan sabah kahvesine ödenenden daha az. Eğer Bangladeşli işçiler günlük 1.36 Euro yerine ABD’li ortalama işçiler gibi saat başına 30$ karşılığında çalışıyor olsalardı dünyada 5 Euro’nun altında satılan tişört bulmak mümkün olamazdı. Fakat, onlara ödenen düşük ücret sayesinde zengin ülkelerde pek çok satış elemanı, nakliye şoförleri, yöneticiler, idareciler, muhasebeciler, reklamcılar istihdam ediliyor, pek çok refah ödemesi yapılıyor. Özellikle Bangladeş’de ücretlerin çok düşük, hatta daha yoksul olarak tanımlanan diğer ülkelerdeki işçilerin ücretlerinin de kat be kat altında olması şu sonucu açığa çıkarıyor: yoksul ülke işçilerinin baskı altında tutulması zengin ülkelerdeki halklara doğrudan bir ekonomik fayda olarak yansıyor.        

        

Tony Norfield, bu yazının yazıldığı dönemde (2012) İngiltere SOAS’da ‘İngiliz Emperyalizmi ve Finans’ konulu doktora araştırmasını yapmaktaydı. Yazarın ilgi alanları Marx’ın teorisi üzerinden çağdaş emperyalist dünya ekonomisini incelemektir. Norfield, doktora öncesinde yaklaşık 20 yıl boyunca dealing romlarda çalıştı ve finans piyasalarında analizler yaptı. Kendisi, ayrıca büyük bir Avrupa Bankasının küresel FX stratejileri başkanlığını da yaptı.  Tony Norfield, ‘Emperyalizmin İktisadı’ başlıklı kitabın yazarıdır.

 



[i]Wage compensation data are taken from the US Bureau of Labor Statistics for 2010. I include my own 2010 estimates for China and India based on BLS 2007-08 data, taking into account moves in currency values and developments in wage costs reported since then.

[ii]See The New York Times, ‘Supply Chain for iPhone Highlights Costs in China’, 6 July 2010. See also The Guardian, ‘Apple factories accused of exploiting Chinese workers’, 30 April 2011.

[iii]John Smith explains the important question of value appropriated versus value created in an excellent analysis of the global division of labour. See ‘Imperialism & the Globalisation of Production’, http://www.mediafire.com/?5r339mnn4zmubq7. Further discussion of these issues is found on http://economicsofimperialism.blogspot.co.uk/.

[iv]Details taken from a review article in Die Zeit, ‘Das Welthemd’ (‘The World Shirt’), 17 December 2010. See http://www.zeit.de/2010/51/Billige-T-Shirts.

[v]The textile industry in Bangladesh has the lowest labour costs in the region and employs around 3 million workers, 90% of whom are women. Almost all of its output is geared to exports.